Bedri Ruhselman - Allah

Bedri Ruhselman (1898 - 1960) Türkiye' de modern spiritualizmin kurucusudur.

Bu yazıdaki bilgiler Bedri Ruhselman tarafından yazılan Allah (Gayret Kitabevi – 1955) adlı kitaptan derlenmiştir. Kolay okunabilmesi amacı ile, orjinalinden farklı olarak, soru-cevap türü kurgusal bir yazım şekli denenmiştir.

Bu çalışmayı bir dostumun ricası üzerine yapmıştım. Kendisi "Allah" adının yerli yersiz kullanılmasından rahatsızlık duyuyordu ve bu gibi kişilere dağıtmak üzere benden bu çalışmayı yapmamı istemişti

“Tanrı insanı kendi suretinde yarattı” sözü Tanrı' nın insan şeklinde olduğunu ya da insanın bir anlamda Tanrının parçası ve hatta kendisi olduğunu mu ifade etmektedir?
Tanrı insanı kendi suretinde yarattı” sözü ile Tanrı' nın insan şeklinde olduğu veya insanın Tanrı' nın bir parçası olduğu türünden yaklaşımlar kesinlikle hatalıdır, kesinlikle yanlıştır.


Öyle ise bu söz ile anlatılmak istenen şey nedir?
Allah insanı yaratmıştır. Fakat insanın serbest iradesini kullanarak kendini yükseltmesi ve insanüstü bir varlık haline sokması kudretini de gene insanın eline vermiştir. Dünyamızdaki başka hiç bir varlığa bu salahiyet verilmemiştir. İnsanüstü bir varlık haline geçebilmesi için insanın ruhunu yüceltmesi, tekamül etmesi gerekmektedir. Böylece “tekamül edeceksin” kaderi ile yeryüzüne gelen insanoğluna, yüksek mertebelere ulaşabilme kudretinin verilmesinin mecazi bir ifadesi olarak “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı” denmiştir. Bunun başka bir anlamı yoktur. Zira insan ne kadar yüksek ve üstün seviyelere ulaşırsa ulaşsın Allah' a ne benzeyebilir, ne Ona yaklaşabilir ne de haşa Allah olabilir.


O halde Allah'ı nasıl tanımlayabiriz? Allah neye benzer? Kuranda Allah için “Semi, Basir veya Alim” gibi tasvirler buluyoruz. Bu ifadelerden yola çıkarak Allah' ı tanımlayabilir miyiz?
Allah' ı bazı sıfatlarla tanımlamaya çalışmak çok yanlış bir yoldur. Kuranda okuduğunuz bu ifadeler birer isimdir, sifat değildir, Allah' ın kutsal mertebelerini göstermek amacıyla verilmiş isimlerdir. Fakat asla sıfat verilmemiştir. Kimsenin Allah' a sıfat vermeye yetkisi yoktur. Zira dünyevi şartlar içinde Ona herhangi bir sıfat atanamaz.

Allah hiçbir şekilde tanımlanamadığına göre, O' nu nasıl anlayacağız, O' na nası yakınlaşacağız?
Allah fikri, O' nu hayal etmek derecesi, tekamül ilerledikçe daha az arızalı olarak meydana gelecektir. Şöyle söyleyebiliriz: O' nu anarken kendinizi büyük bir boşlukta hissetmeye çalışınız. Bu esnada zihninizde bazı hayaller ve şekiller oluşmaya başlarsa düşünmeyi kesmek lazımdır. Çünkü o anda zihin yanlış istikamete sapmıştır. İlerledikçe bu boşlukta bir nur göreceksiniz. O nur sizin içinizi kaplayacak. İşte o zaman Allah' ı andığınızı öğreneceksiniz. Bu esnada etrafla çok meşgul olmamak ve zihnin bazı hayallere dalmasına izin vermemek gerekmektedir

“Allah insana şah damarından daha yakındır” ayeti bu anlatılanlara ters düşmüyor mu?
İnsan yanlız maddeden ibaret bir varık değildir. Bu maddi oluşumun tamamen ötesinde ruh dediğimiz manevi varlık, insanı yaşatan, sevk ve idare eden kudrettir ve o da Allah tarafından yaratılmıştır. Bu yüzden ruhta kendisini yaratan kudrete karşı üstü örtülü bir duygu, bir bilgi saklıdır. İşte insanoğlu ruh varlığını şuuruyla yöneterek kendinde saklı olan bu bilgi ve duyguya ulaşması kaderiyle yaratılmıştır. Bu ancak, insanın ruhunun derinliklerine dönerek onun yetenek ve kudretini geliştirmesi yoluyla mümkün olabilir. Allah' ı sanki bir yaratık yada cevhermiş gibi maddi dünyada aramak ve bulmak söz konusu olamaz. Oysa ki dışarıdan gelen tecrübelerle ruh varlığını zenginleştiren ve kendi öz varlığına dönen bir insan orada Tanrının kudretini ve nurunu duyumsar. İşte “Allah insana şah damarından daha yakındır” ayeti ile anlatılmak istenen budur.

Tekamül nedir ruh varlığının gelişmesi midir?
Allah' ı dışımızda değil, içimizde arayacağız sözünden yola çıkarak - Onun öz varlığımızda bulunduğu anlamına gelmemekle beraber - öz varlığımızı, ruhumuzu yaratanın da Allah olması itibarıyla Onun kudretinin yansımalarına, izlerine, nuruna içimize dönerek yaklaşabileceğimizi söylemiştik.
İnsanoğlu muhtelif hayatlarda muhtelif faaliyetlerle öz varlığını zenginleştirmekte ve öz varlığı zenginleştikçe gerekli olan ruh kudretlerini faaliyete geçirmekte ve Allahı biraz daha ileri derecede hissetmekte, Onun sınırsız mutlak hakimiyetinin izlerini biraz daha anlamakta ve bu aydınlanmanın, bu nurun sonsuzluğunu kavramaktadır. Sonsuz bir döngü içinde bu nurdan ve aydınlanmadan insanın hissesine düşen ve insana bahşedilen kısmına da tekamül diyoruz.

Doğayı incelememiz, doğayı araştırmamız Allah' a yaklaşmada yardımcı olabilir mi?
Doğayı incelemekle insan orada Allah' ın yüksek kanunlarının bir kısmının izlerini görür. Bu görüş insanın öz varlığının gelişmesine tekamül etmesine yardımcı olur. Böylece Allah' ı duymak ve onu biraz daha hissetmek imkanı kazanır. Bazen öyle yüksek bilgiler, duygular kazanır ki bunları hiç bir kitapta bulmak mümkün değildir. Fakat tekrar edelim, doğayı inceleme faaliyeti Allah' ın varlığını ispat etmek, Allah' ı tabiatın içindeki eşyada aramaya çalışmak veya Allah' ı o eşyanın şekline göre betimlemeye çalışmak gibi tamamen yanlış bir amaç için yapılırsa fayda yerine zarar getirir.

Allaha yaklaşmış olan kamil insanlar bize Allah' ın kudreti hakkında bilgi verebilir mi?
Allah' ı değil, Allah' ın kudretini değil, Allah' ın kudretinin sonuçlarını bile hiç bir varlık idrak edemez, en küçük şekilde dahi kavrayamaz. O büyük varlığın lütfuna erişenler bile bunu kavrayamaz. İçlerine doğan ilahi bir duygu ile öyle bir cevherin varlığını hissedebilirler ama yine de anlatamazlar, tarif edemezler. Güzel bir manzara gördüğünüzü ve daha sonra bu manzarayı yakınlarınıza anlatmaya çalıştığınızı hayal edin. Bir takım gösterişli cümleler arasında fikirleriniz bocalar, gezinir. Güya başkasına da aynı duyguları yaşatmaya çalışırsınız ama imkansız. Bu da öyle olur.

Daha iyi anlamamıza yardımcı olması için Allah' ı bilinen bazı kavramlarla karşılaştırabilir misiniz?
Allah hiçbir sıfata sahip değildir. Netice olarak, Onda beyazlık, siyahlık yaşlılık gençlik kemal veya kemalsizlik gib hiç bir sıfat sözkosusu olamaz.
Allah hakkında hiç bir şeyle eşlik, benzerlik veya zıddiyet kabul edilmez.
Allah eksiklik veya tamamiyet kavramlarından münezzehtir. Zira noksanlık veya tamammiyeti dahi O yaratmıştır.
Allah hakkında yeryüzünde kıyaslanabilecek hiçbir varlık veya kavram sözkonusu bile olamaz. Zaten bu yüzden Onun varlığını hiç bir varlık idrak edememiştir, edemez, edemeyecektir.
Allah hakkında değişmek, başka türlü olmak, yükselmek, alçalmak veya tekamül etmek gibi kavramların hiç birisi düşünülemez, söz konusu olamaz.

Peki ama Allah hakkındaki bu düşüncelerden sonra O' nun varlığına dair söylenebilecek hiç bir söz, düşünülebilecek hiç bir kavram ve konu kalmıyor. Böyle bir şey olabilir mi?
Elbette olur ve elbette öyle olacaktır. Onun içindir ki Allah' ın varlığı hakkında insan ruhunda yükselebilecek en güzel söz, O' na karşı duyulan sonsuz bir sevgi ile dolu hayranlık duygusu içine dalarak susmaktır deriz.

Günlük işlerimizde sık sık Allah' ın adını anmak, Allah ismini öne sürerek yemin etmek bizi ruhen zenginleştirebilir mi?
Tüm varlıklar Allah' ın adını korkarak anmalıdır. Her gündelik cümlenin ucuna yerli yersiz Allah' ın adını koymak çok kötüdür. Çıkış noktası önemlidir, iyi niyet ve iyilik adına yapılmış bazı masum hatalar,bir fenalık bir azap başlangıcı olmakla beraber, mazur görülebilir.
İyi niyetli bu tür hareketler dahi bir fenalık ve azap başlangıcı olarak tasvir edildiğine göre maddi bir işte, bir hainlik, kötülük maksadı ile yapılacak bir yeminden doğacak azaplar hayal bile edilemez.
Allah' ın ilahi kudretini anma ve idrak etme yolunu tutmuş bir insan hiç bir bahane ve sebeple, hiç bir şey hakkında Allah ismini öne sürerek yemin etmemelidir. Sen kimsin ki yanlız şükranla borçlu bulunduğun ve yanlız niyaz ve istirhamlarınla lütfuna mazhar olma liyakati kazanmaya çalıştığın Tanrı' yı, şekli ve sonuçları ne olduğu belli olmayan günlük daleveraların için, işlerini keyif ve hevesine göre yürütmek gibi basit ve seviyesiz amaçlar için bir emniyet sübabı olarak kullanma cürretini, talihsizliğini göze alabiliyorsun! Allah seni böyle bira hataya düşmekten korusun.

İlk çağ insanları veya günümüzde çok ilkel ortamlarda yaşıyan bazı kabileler Allah' ı güneş, dağ, nehir gibi bazı maddesel kavramlarla eş koşmuşlar, koşmaktalar. Onların bu yaklaşımları yanlış, boşuna ve son derece geri olsa gerek.
Her insan kendisinin ve toplumun ulaşmış olduğu tekamül seviyesine göre Allah yolunu farklı şekillerde , farklı kudretlerde tutar. Taş devrinde yaşayan basit düşünceli ve basit duyguları olan bir varlığın Allah tasviri, günümüzün ileri durumunda bulunan bir insana göre elbette geridedir.
Allah duygusuna sahip olmak ilkel insanların da bir ihtiyacıdır. Bu insanlar Allah' ın kudretini ararken, çevresi ve kendisi için yararlı, korkunç veye esrarengiz olarak gördükleri bazı hadiseleri göz önüne almış ve neticesinde nehir, ateş, güneş, firavun, öküz gibi bazı kavramları birer kudret, birer tapınılacak mevzuu haline getirmiştir. Bu gibi olaylar, basit yaşayan, ruh seviyesi henüz fazla gelişmemiş varlık ve toplumlar için bir hata olmaktan ziyade bir zorunluluktur. Ve Allah bu durumdaki varlıkarın kendisine yönelmesi için bu çeşit bir kapı açmıştır.
İlkel ve basit toplumlarda Allah' a iman ihtiyacının bu iptidai yaklaşımı samimi ve iyi niyetle yapıldığı müddetçe, böyle bir iman da makbuldür.

Gününmüzde de bu tür eski inanışları devam ettiren insanlar görüyoruz. Bu davranışları da mazur görebilir miyiz?
Binlerce sene önce dünyaya gelmiş, büyük fedakarlıklar yapmış bir insan, kavrayışı az olduğu için bazı yanlış yollara sapmış ise bu mazur görülebilir. O insan tekamülünü yapmıştır. Günümüz insanı elindeki olağanüstü imkanlara rağmen hala yanlış bir istikamet takip ediyorsa, gelişmişlik seviyesi ilkel insanın ulaştığı seviyeden daha düşük olduğu söylenebilir. İlahi adalet bunu gerektirir.
Günümüz insanlarının çoğu kendisine verilen imkanlar dahilinde, asırlardan beri her devirde insanlığa verilmiş olan bilgilere kolayca ulaşarak istedikleri anda nurlanabilecekleri yerde statik bir ruh haliyle uyuşukluk içinde kalmayı tercih etmekte ve vicdanın gösterdiği ilahi yoldan ayrılmaktadır. Bir kısmı “ne olur ne olmazcı” bir zihniyetle ruhunun derinliğindeki nurları görmeme, incelememe yolunu tercih eder. Ruh gücünü bu yolda harekete geçirme konusunda en küçük bir gayret ve cehit göstermez. Babasından, dedesinden kendisine intikal etmiş, çok eski inanışlara –güneşe ateşe tapmak gibi- körükörüne uyar. Allah yolunda yükselerek Onun kudretine yaklaşmak gibi çareleri bir an bile aklına getirmez.
İşte böyle hala ilkel insanların devrinden kalma bir ruh hayatına otomatik olarak uymaya razı olan günümüz insanlarının putperestliği hiç bir zaman makbul değildir, mazur görülemez.

Tarih boyunca bazı din büyükleri kendilerinin bizzat Allah olduğunu veya Allah' tan bir parça olduğuna inanmışlar. Bu insanlar çok büyük bir hataya mı düşmüştü?
Bir önceki bölümde ilkel insanların Allah' ın kudretini idrak etme yolunda kendi sınırlı imkanları ile bazı maddesel kavramları Tanrı olarak kabul etmelerini belirli şartlar altında mazur görebileceğimizi söylemiştik.
Daha ileri dönemlerde bazı insanlar Allah nurundan nasiplenme yolunda maddi kavramların çok ötesinde bir Allah anlayışına ulaşmışlardır. İşte bu yolda kendi öz varlıklarından fışkırdığını hissettikleri ruhani kudretlerin tesiri altında kalmış, bu kudretlerin cazibesine kapılmışlardır. Ve bunun neticesi olarak da kendi öz varlıklarını evrenin en büyük kudreti sanmışlar ve kendilerine Allah demişler veya Allah' a olan münasebetlerinden bahsetmişlerdir.
Öncelikle şöyle düşünülmelidir: İçinde büyük yanılgılar olmasına rağmen bu varlıkların gelişmişlik derecesi maddeye tapan ilkel varlıklara göre daha ileridir, daha makbuldür ve yine kendi içinde mazur görülebilir. Çünkü bu insanların gayesi Allah' tı ve onlar bu gayelerinde gayet samimiydiler.
Fakat tekrar hatırlatalım: İnsan ruhu aynı tekamül seviyesinde durmamak kaderindedir. Kazanılan bir nokta önceki bir noktaya göre bir ilerlemedir, bir yükseliştir. Ancak daha ileri daha yüksek bir seviye için bir vasıta olarak kabul edilmek şartı ile.
Ayrıca şunuda söyleyelim: Bu tür ifadeleri sarf eden bazı insanların ima ettikleri mana daha farklı idi. Önceden söylemiştik, her zerreyi her maddeyi yaratan Allah olduğu için Onun ilahi kudreti ruhun içinde meknuzdur. Bu kudreti ruhtan ayırmak mümkün değildir. Ruh ancak bu kudretin mevcudiyeti ile var olabilir. Burada ilahi kudretten kastedilen mana Allah' ın kendisi değil Onun tarafından yaratılan yüksek kudretlerdir. İşte kendisinin Tanrı olduğunu veya Tanrı' ya ulaştığını söyleyen bazı eski din ulularının ifade etmek istediği mana bu olmuştur.

O halde Allah' ı anma ve O' nun lutfuna, nuruna mahsar olabilme yolunda nasıl bir anlayış tavsiye edersiniz?
Öncelikle susalım ve Allah hakkında bütün düşünceleri tasavvurları, tahayyülleri bırakalım. Ve yanlız Onun ebedi ve ezeli kanunları ile vicdanımızdan akseden sezgileri gücümüz yettiği kadar yerine getirmeyi bir zevk, bir ihtiyaç bir zaruret halinde hissedelim. Ruhumuzun güçlerini ilahi titreşimlere uyumlu hale getirerek cömertlik, sevgi, merhamet ve iyilik younda hareketlere sevk edelim. Kendimize yapılmasını istemediğimiz hiç bir kötülüğü bir başkasına reva görmeyelim ve kendimize yapılmasını özlediğimiz her iyiliği –büyük fedakarlıklar pahasına dahi olsa- başkasına yapmakta bir an bile tereddüt göstermeyelim. İşte böyle yapa yapa vicdan berraklaşır, ruh temizlenir, ve insan kalbi başka hiç bir yolla idrak ve hayal edilmesi mümkün olmayan ilahi titreşimleri en yüksek manaları ile duyarak çarpmaya başlar. İşte böyle duygularla insan Allaha yaklaşmaya ve Onu her yerde ve bizzat kendi öz varlığında hissetmeye layık bir duruma girebilmek saadetine ulaşır. En büyük ibadet budur. Ve Allah' ı içinde duyabilmenin tek yolu da budur. Bunun dışında yapılabilecek her hareket, her merasim insanı bu yola sevk edici ilkel bir araçtır, ancak asla amaç değildir!



Bir Mutasavvıf, Bir Âhi hümanisti, Celaleddin Rumî Mevlana


Seven kadınlar ve analar, başlarına bir şey gelir korkusuyla sevdiklerini ve oğullarını bilinmeyen bir yere atılmaktan alıkoyarlar, ruh güçlerinin olgunlaşmasına, onların bu güce egemen olmasına olanak tanımazlar. Ve bilincin aydınlığından yoksun sevgileriyle, olgunlaşmamış ruhun tüm dünyayı içine doldurmak istercesine uçuşunu destekleyecek yerde, boyunlarına sarılır ve onları evrenin ve insanın birliğinin yüce gizine dokunmaktan alıkoyarak, bencilliğin, alçaklığın uçurumuna çekerler.

(. .. )
Adamın biri Seyid Burhaneddin'e: "Biliyor musun, falanca adam seni çok övüyor" demiş. Burhaneddin, "Bu adam beni nerden tanıyor ki, övmeye kalkıyor? Eğer sözlerimden tanıyorsa, beni tanımıyor demektir. Çünkü söz ve ses, ağız ve dudaklar, yanlızca birer belirtidirler. Eğer yapıp eylediklerimden tanıyorsa, yine tanıdığı söylenemez, çünkü iş, ikincil ve geçici olan bir şeydir. Ama beni özümden tanıyorsa ve övgüsü sözlerime, yapıp eylediklerime değil de, özüme ilişikinse hakkı vardır övebilir, çünkü beni tanıyor demektir" demiş.
Burhanedin'in özle belirti arasındaki köklü farklılığa değinirken ne söylemek istediğini daha iyi anlamak istiyorsanız, kum falı öğrenen şah oğlunun şu öyküsüne kulak verin:
"Bir zamanlar bir şahın, değil şahlığı, en basit bir işi bile emanet edemeyeceği, aptal bir oğlu varmış. Şah acaba bu oğlana ne öğretsek, diye uzun süre düşünmüş, sonunda, varsın, demiş, remil sanatını öğrensin söyle bütün incelikleriyle. Önbilicilik, falcılık işinin önde gelen uzmanları epey bir süre diretmişler, bu iş olmaz diye, ama sonunda şah iradesinin önünde boyun eğmişler.
Aradan birkaç yıl geçmiş. Ustalar, şah oğlunu saraya getirmişler el etek öpüp: 'Oğlunuz çok çalıştı, remil ilminin bizim bilebildiğimiz bütün yasa ve kurallarını bütünüyle öğrendi' demişler. Şah, yüzüğünü avcunda gizleyip sormuş oğluna: 'Bil bakalım elimde ne var?' Delikanlı kum üzerine birtakım şekiller çizmiş, noktaları dökmüş, düşünmüş, taşınmış sonunda: 'Yuvarlak, ortası açık bir şey' demiş.
Şah oğlunun zekâsından memnun, 'Bütün belirtileri bildin' demiş, 'hadi şimdi de adını söyle'
Şehzade biraz düşündükten sonra cevabı yapıştırmış: 'Değirmen taşı!'
'Pek çok belirtiyi, bilgi gücüyle doğru olarak saptadın' demiş şah. 'Ama değirmen taşının avcuna sığmayacağını anlamaya aklın yetmedi!'
Kıssadan hisse, -diye sürdürdü sözlerini Celaleddin- günümüzde bilginler, kendi alanlarıyla ilgili olarak kılı kırk yarıyorlar, en küçük ayrıntılara dek iniyorlar. Ama kendilerine en yakın, kendileri için en önemli olanı, yani özlerini bilmiyorlar. Fâkihler ve ulema, dünyadaki her şeye meşru–memnu, iyi-fena ayrımı uyguluyorlar, ama kendilerinin temiz olup olmadıklarını bilmiyorlar, ya da genel olarak, kendilerinin ne olduklarından ya da olmadıklarından hiç haberleri yok...

(. .. )
Müslümanların ermiş bilip saygı gösterdikleri bir ihtiyarın da ellerine geçtiğini öğrenen bir Moğol, ihtiyarı yakalayan askere, tutsağını bin dirheme kendisine satmasını önerdi. Bu ahı gitmiş vahı kalmış ihtiyar karşılığında ummadığı bir zenginliğe kavuşmanın şaşkınlığı içindeydi asker. Ama ozan onu durdurarak:
-"Bu kadar ucuza satma beni." dedi.
–"Çok daha fazla ederim ben."
Bunun üzerine asker pazarlığa tutuşmaya kalktı, ama alıcının daha fazla vermeye niyeti yoktu; malın senin olsun gibisinden bir el sallayıp uzaklaştı. Attar istese canını kurtarabilirdi. Ancak artık o cana gerek duymuyordu. Yaşlı, güçsüz ihtiyar için kimse bir dirhem bile vermiyordu.
Bir Moğol askeri, talihsiz arkadaşıyla alay etmek için: "Bak dedi, sana çok iyi bir teklif; elindeki ihtiyar maymun için bir çuval has saman vereyim sana!".
Ozanın nicedir beklediği an gelmişti. "Hemen kabul et teklifini, dedi, çünkü bundan fazla etmem ben!"
Öfkesi tepesine çıkan asker kılıcına sarıldı. Ozanın nicedir gönlünde yatan fani dünyayı terketme arzusu da böylece gerçekleşti.
Celâleddin'in yüreği, aradan geçen yaklaşık yarım yüzyıla karşın şu an bile, tıpkı Attar'ın karşısında durup da onun sönmekte olan gözlerine baktığı anda olduğu gibi, dünyaya karşı yakıcı bir acıma duygusu ile doluydu.

(. .. )
Ah rebab, sevgili rebab! Celâleddin'in dünyada belki de en çok bağlı olduğu şeydi rebab. Hatta şiir yazması bile belki de şiirin müziğinin, sözcüklerin ifade edebildiğinin ötesinde bir şeyleri ifade edebileceğini düşünmesindendi. İnsanda gizli olan ruhsal güçleri ortaya çıkarmak, insanı bıkkınlık veren gündelik uğraşların tekdüzeliğinden kurtarmak ve her insana özgü ruh dünyasına girmeyi sağlamak için müzik ve rakstan daha etkili bir başka şey olamazdı. Öğrencilerine en sık yinelediği sözlerden biri şuydu:
"Dünyada insanları bilgece tartışmalardan daha çok hiç bir şey ayıramaz... Ve dünya da hiç bir şey raks ve müzik kadar insanların birliğini sağlayamaz."

(. .. )
Var olan her şeyi harekete geçiren şeydi aşk, Celâleddin için. Bir tohum, bir ot, bir hayvan da sevebilir ona göre. Ama yalnızca insan hem bedeniyle, hem bilinciyle, hem düşgücüyle, hem belleğiyle sevebilir.
Saltık olana ulaşma arzusuyla yanan Celâleddin için en büyük aşk, hakikat aşkıydı. Ama o, diyalektik düşünce sisteminin gereği olarak, çileci sufiler gibi, bedensel, dünyevi ya da kendisinin de geçici dediği aşkı küçük görmüyor, insanı hadım etmiyordu. Sanat aşkı, toprak aşkı ya da yurt aşkı... Her aşk hakikî aşkın bir basamağıydı ona göre, dolayısıyla hayırlıydı. Aşkı güneş ışığına, insanı sonsuza dek kendi içinde hapseden bencilliği ise bu ışıktan gözlerin kör olmasına benzetiyordu. Kadına duyulan aşkı ululuyordu, çünkü böylece kendine benzer birini severek, insan hem kendi özünü, hem de genel olarak insanlığın özünü kavrıyordu. Ve şu anda, gece karanlığını çınlatarak, aşkta eriyip yok olma üzerine şiirler okuyan ak sakallı ihtiyarın döne döne yaptığı raks, bir kendinden geçiş içinde, tüm dünyayla aşkta birleşmeden başka bir şey değildi.

(. .. )
İster ağırlatılmış bir metal, ister durgun bir su yüzü olsun; ayna olmadı mı, insan kendi yüzünü göremez. Bir başka insan olmadı mı, insan kendini anlayamaz; insan ancak başka insanlar aracılığıyla kendini gerçekleştirir, kendini anlayabilir. Ama insan ayna değildir. İnsan, hem ışık yayıcı, hem de yansıtıcıdır. Aynı anda hem özne hem de nesnedir. Bu bakımdan iki insanın ilişkisi, özellikle de Celâleddin'le yeni dostu (Şemseddin ) gibi insanların arasındaki ilişki, diyalektik yasalarına göre, çelişmelerin giderilmesi yoluyla zıtların birliğinin gerçekleşmesi şeklinde gelişen karmaşık bir psikolojik süreci dile getirir.

(. .. )
Şemseddin de kitabî bilgiden nasipsiz değil idi; dostu Celâleddin'in zamanın bütün bilgileriyle donanmış olduğunun farkındaydı. Kitapların, çoğu bilim erine olduğu gibi Celâleddin'e de canlı dünyayı kapatan bir perde; yaşayan, devinen dünyanın üstüne gerilmiş bir kefen işlevi görmeye başladığını farketmişti. Bu yüzden kendisini babasının Makaalat'ını ya da Mutannabi'nin divanını okurken gördü mü, tutulmuş gibi: "Okuma! Okuma! Okuma!" diye haykırıyordu.
Ulemânın, şeriat bilginlerinin, kendilerinden önceki ustaların yargılarına kölece bağlılıkları, önlerinde akan hayata gözlerini kapayışları, bütün canlı duyumlara, coşuşlara kapalı oluşları, Şemseddin'i çileden çıkarıyordu. "Biz dirisine sahibiz; ölü Tanrı'dan bize ne?"
"Nihilizm", o çağlarda bilinen bir sözcük olsaydı eğer, düşünceleri hadım edilmiş zihni perişanlar, Şemseddin'i herhalde nihilistlikle suçlarlardı. Onlar "küstahlık" ve "cehalet"le suçladılar. Ve yedi yüz küsür yıl boyunca bu suçlama kitaptan kitaba geçti ve günümüze dek bir tek bilim erinin, bu suçlamaların aslını astarını, ilk kaynaklara başvurarak araştırmaya vakti olmadı.
Sufi söyleyişlerinde Şemseddin uzakça bir köşede oturuyor ve konuşmaktan çok dinliyordu. Biliyordu çünkü; ağzını açıp da düşüncelerini söyleyecek olursa, kendisini hemen din sapkınlığıyla suçlayacaklardı. Ama bir gün dayanamadı; yine bol bol hadisler aktarılıyor, geçmiş zaman din ulularının özlü sözlerine, peygamberlerin mucizelerine, ermişlerin, evliyaların kerametlerine göndermeler yapılıyordu. Oturduğu yerden bağırdı:
- Daha ne zamana kadar şeyhlerin, velilerin sözlerini yineleyip duracaksınız? Hiç kendi sözünüz yok mu sizin?
Bir taş gibi düştü bu sözler kalabalığa. Ağır, uzun bir sessizlik oldu.

(. .. )
Selçuklu emirlerinden Celâleddin Karatay, o kış hayır olarak yaptırdığı medresenin açılışı onuruna Konya'nın bütün ileri gelen din bilginlerinin, şeyhlerin yeni medresede toplanmalarını buyurdu. Bir köleyken özgürlüğü bağışlanan Karatay, aslen Rum'du ve devlet hizmetinde valiliğe dek yükselmişti. Sonradan müslüman olan bütün dönmeler gibi de, yeni dininde alabildiğine sofuydu. Bilginler Sultanı'yla oğlundan da güleryüz ve yakınlığını esirgememiş, hatta babasının yüce niteliklerinin Mevlâna'ya yüklenmesine karşı çıkan ulemaya karşı, Mevlâna'yı desteklemişti. Bu bakımdan çağrıyı geri çevirmek, Karatay'a hakaret gibi olacaktı. Kaldı ki bu, Şemseddin Tebrizî'yi Konya'nın ileri gelen ulemasına tanıtmak için de iyi bir fırsattı.
Medreseye birlikte gittiler. Mevlâna'yı hemen alıp baş köşeye Kadı Sadreddin'le Karatay'ın yanına oturttular. Şems ise kapının orda, ayakkabıların çıkarıldığı yerde kalmıştı. İlahiyat bilginlerinin, şeyhlerin, müderrislerin bilgilerini gösterebilmeleri için bu tür toplantılarda hep yapıldığı gibi ortaya bir tartışma konusu atıldı. Bu toplantının konusu, bugün bize anlamsız gibi görünebilecek olan, o dönem içinse önemli olan, toplantılarda en saygın konuğun oturtulacağı yerin neresi olduğu konusu idi. Başka bir deyişle "baş köşe" diye nereye derlerdi?
Ulemâ ve şeyhler, hep olduğu gibi, birbiri ardınca Kur'an dan alıntılar, hadislerden aktarmalar yapmaya, pergamberlerin yaşamıyla ilgili söylencelere, din ulularının yazıp söylediklerine göndermeler yapmaya başladılar. Bir yerin ötekinden daha önemli, daha "baş köşe" olduğunu kanıtlamak için akıl almaz mantık oyunları yapıyorlardı. Ama her mantık oyunu, Kur'an'dan hadislerden yapılan her alıntı, karşı mantık oyunları ve karşı alıntılarla çürütülüyordu.
Tartışma uzadıkça uzamıştı. İkide bir Şemseddin'in bulunduğu tarafa bakan ozanın öfkeden içi içine sığmıyor, ama hiç bir şey belli etmeden sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Sonunda söz sırası ona geldi.
- Başköşe, bilginler için odanın tam karşısı, ârifler için köşesi, sûfiler için kıyısıdır. Ama âşıkların mezhebinde baş köşe, sevgilinin yanıbaşıdır.
Bunları söyledikten sonra yerinden kalktı, kapıya doğru yürüdü. Kalabalık ikiye yarılarak kendisine yol verdi. Az sonra da Bilginler Sultanı'nın oğlu, saygın şeyh, büyük bilgin, ünlü müderris Mevlâna Celaleddin'in soyu sopu, sıfatı sanı belirsiz yabancının yanına oturduğu görüldü. Mevlâna'yı oğlu Veled, kuyumcu Selâhaddin, sır kâtibi Hüsamettin ve birkaç müridin izlediği görüldü. Geri kalanlar oturdukları yerde kaldılar.


(. .. )
Döneminin en bilgili, en kültürlü insanlarından bir olan Celâlledin, tek üstünlükleri sağlam bir bellek olan hazır bilgi tüketicilerinden nefret ediyordu.

(. .. )
"Mesnevî" dünya edebiyatında eşi benzeri olmayan bir yapıttır. Bu, her şeyden önce bir ozanın yazdığı değil, söylediği bir yapıttır. Şiir, açıkça ve yüksek sesle okunmak içindir. Yirminci yüzyıl ozanlarına mal edilen bu yeniliği, Celâleddin onüçüncü yüzyılda uygulamıştı.

(. .. )
Önceden tasarlanmış bir planı da yoktur "Mesnevî" nin. Hiç bir düzene, kurala, yasaya uymaz. Tek yasası, özgürlüktür. Özgür düşünce, özgür ruh, özgür anlatım, özgür çağrışımlar. Altı cilt, yirmi beş bin altı yüz onsekiz beyit, on beş yılda yaratılmışlardır. Ama biçim olarak, dünyaya bakış olarak bunların tümü tek bir kitaptır.

(. .. )
Ozan yüksek sesle düşünür. Bir düşünce bir başkasını çağrıştırır, bu bir başkası da, bir başkasını. Düşüncesini pekiştirmek için araya bir halk hikâyesi sıkıştırır. Bu hikâyedeki tiplerden (insan da olabilir bunlar hayvan da) biri, kendisine eski İran ya da Yunan mitolojisinden bir söylenceyi anımsatır; derken bu söylenceyi, kendi başından geçen, bazen gülünçlü, bazen üzünçlü bir olaya bağlar, bundan sonra yine ilk hikâyeye döner; ama hikâyeyi tamamlamadan araya felsefi bir ilke, bir atalar sözü ya da Kur'an'dan bir sure sokar, bu arada öğrencilerinin sorularını yanıtlar, sonra, kaçıncı defaysa artık, yeniden ilk hikâyeye döner, sözün kubbesini diker: Düşüncesini olanca tamlığıyla açıkamıştır artık. Ve böylece şiirli bir anlatım, tıpkı hayatın kendisi gibi özgürce akar gider.
Hep aynı vezinde ve öykü anlatma biçiminde olduğu için bazen monotonlaşır. Tıpkı çok uzun süre, aynı hızda yağan yağmur gibi... Ama sonra birden çoştuğu, köpürdüğü görülür. Kimi kez neşelendirir, kimi kez hüzünlü. Ağıza alınmaz sözlere bile rastlanır yer yer.
Ne üzerinedir peki bu kitap? Dünyanın birliği, insanın birliği üzerine; ama aynı zamanda da dünyanın ve insanın sonsuz çelişkileri üzerine. İnsanın yüceliği üzerine, ama aynı zamanda da insanın zayıflıkları üzerine. Aşk üzerine, ama aynı zamanda da nefret üzerine. "Mesnevî"nin ne üzerine olduğu sorusuna yanıt verebilmek için, yine "Mesnevî" gibi bir kitap yazmak gerekir.

(. .. )
Ne sultanlar, padişahlar tarihidir "Mesnevî", ne de "Gemici Sinbad'ın serüvenleri"... Tüm dünyayı kendi özünde duyma ve kendi varlığının bilincine varma arzusu içindeki insan ruhunun senfonisidir bu kitap.


Radi Fiş, Bir Mutasavvıf, Bir Âhi hümanisti, Celaleddin Rumî Mevlana, Rusçadan çeviren: Mazlum Beyhan - Yön yayıncılık, Ekim 1990

Televizyon




Televizyon seyretmek, dünya üzerinde milyonlarca insan için en sevilen boş zaman doldurma yöntemidir. Ortalama bir Amerikalı altmış yaşına gelene kadar hayatının yaklaşık on beş yıllık zamanını televizyon karşısında geçirmektedir. Diğer birçok ülkede de rakam yaklaşık olarak aynıdır.

Birçok kişi televizyon seyretmeyi rahatlatıcı bir şey olarak görmektedir. Kendinizi yakından gözlemlerseniz, düşüncelerinizin yavaşlayıp azaldığını, çok uzun süre izlemeye devam ettiğinizde, zihninizin hiçbir düşünce üretmediğini görürüsünüz. Sadece artık sorunlarınızı hatırlamamakla kalmaz, aynı zamanda kendinizi geçici olarak özgürleştirirsiniz de; bundan daha rahatlatıcı bir şey olabilir mi?

Yani televizyon izlemek içsel boşlık yaratır mı? Şu anda var olmanızı sağlar mı? (Eckart Tolle ruhsal aydınlanma konusunda uzmanlaşmış bir yazardır. Kitaplarında insan zihninin sürekli geçmiş veya gelecek üzerine odaklandığını, bütün korkularımızın ve sıkıntılarımızın temel sebebinin bu illüzyon olduğunu, oysa bizi sevgiye götürecek tek bir gerçeğin bulunduğunu ve ona zihnimizi “şimdi” ye yani tam şu ana odaklayarak ulaşabileceğimizi anlatır) Ne yazık ki hayır. Uzun süre boyunca zihniniz hiçbir düşünce üretmese bile, televizyondaki programın düşünce sistemine uyumlu durumdadır. Yani televizyonun sağladığı kollektif zihne katılmıştır ve onun düşüncelerini düşünüyordur. Zihniniz sadece düşünce üretmemek açısından pasif durumdadır. Ama televizyon ekranından gelen düşünceleri ve imgeleri sürekli olarak yutmaya devam eder. Bu, sizi alıcılığınızın güçlendiği trans benzeri bir pasif duruma sokar ve hipnozdan pek farkı yoktur. Televizyonun kamuoyu görüşlerinin oluşmasında kullanılmasının en önemli nedeni budur ve insanlar sizi o durumda yakalayarak mesajlarını verebilmek için milyonlarca dolar öderler. Kendi düşüncelerinin sizin düşünceleriniz haline gelmesini isterler ve genellikle de bunu başarırlar.

Dolayısıyla, televizyon seyrederken, asıl eğiliminiz düşüncenin üzerine çıkmak değil altına inmektir. Televizyon bu açıdan alkol ve bazı ilaçlara çok benzer. Zihninizi belli bir ölçüde rahatlatırken, çok ağır bir bedel ödersiniz; bilinç kaybı. O ilaçlar gibi, televizyonun da güçlü bir bağımlılık yaratma özelliği vardır. Televizyonu kapatmak için uzaktan kumandaya uzandığınızda, bunun yerine bütün kanalları dolaşmaya başladığınızı görürsünüz. Yarım ya da bir saat sonra, hâlâ izlemeye devam ediyor, hâlâ kanallar arasında dolaşıyorsunuzdur. Kumanda üzerinde parmağınızın basmadığı tek düğme, kapama düğmesidir. Hâlâ iziliyor olmanızın en muhtemel nedeni, izlemeye değecek kadar ilginç bir programın yayınlanması değil, genellikle izlemeye değecek bir şey olmamasıdır. Bir kere saplanıp kaldığınızda, programlar ne kadar sıkıcı, anlamsız ve önemsiz olursa, o kadar bağımlı hale gelirsiniz. Eğer ilginç olsaydı, düşüncelerinizi kışkırtırdı, zihninizi tekrar düşünmeye zorlardı ve dikkatinizi sabit bir noktada tutmazdı.

Programın içeriği –eğer belli bir kalitesi varsa- bazen televizyonun uyuşturucu, hipnotize edici etkisini ortadan kaldırabilir. Birçok kişiye fazlasıyla yararlı olan bazı programlar vardır ki, izleyenlerin hayatlarını daha iyiye doğru değiştirmiş, kalplerini açmış, onları daha bilinçli insanlar haline getirmiştir. Hatta bazı komedi programları –her ne kadar anlamsız gibi görünseler de- farkında olmadan insan egosunun bir karikatürünü göstererek ruhsal bir amaca hizmet edebilirler. Bize hiçbir şeyi fazla ciddiye almamayı, hayata hafif bir şekilde yaklaşmayı ve hepsinden öte, gülmeyi öğretirler. Gülmek, iyileştirici olduğu kadar özgürleştiricidir de. Ama televizyon kanallarının çoğu, tamamen egolarıyla kontrol edilen insanlar tarafından yönetilmektedir ve dolayısıyla televizyonun gizli amacı, sizi hipnotize ederek kontrol altına almak, yani sizi bilinçsiz kılmaktır. Yine de televizyonda hâlâ keşfedilmemiş muazzam bir potansiyel vardır.

Her iki üç saniyede bir değişen hızlı görüntülerden oluşan programlar ve reklamlar izlemekten kaçının. Çok fazla televizyon ve özellikle de bu tür programları seyretmek, bugün dünya üzerinde milyonlarca çocuğu etkileyen dikkat dağınıklığı, zihinsel bozukluklar gibi birçok sorunun kaynağıdır. Kısa bir dikkat süresi, bütün algılarınızın ve ilişkilerinizin sığlaşmasına neden olur. Ne yaparsanız yapın, bu durumda hangi işi gerçekleştirmeye çalışırsanız çalışın, kalitesi düşük olur, çünkü kalite için dikkat gereklidir.

Sık sık uzun sürelerle televizyon seyretmek, sizi sadece bilinçsiz kılmaz, aynı zamanda enerjinizi kurutur ve sizi pasif yapar. Dolayısıyla, rastgele seyretmek yerine seyredeceğiniz programları dikkatle seçin. Bunu yapmaya gayret ettiğinizde, programı izlerken vücudunuzdaki canlılığı hissedin. Zaman zaman solunumunuzu kontrol edin. Görsel duyunuzu tamamen kontrol altına almaması için belli aralıklarla bakışlarınızı ekrandan kaçırın. Sesi gereğinden fazla açmazsanız, televizyonun işitsel duyunuzu etkisi altına almasına izin vermemiş olursunuz. Reklamlar sırasında televizyonun sesini kısın. Televizyon kapadıktan hemen sonra yatağa girmeyin ve daha kötüsü, sakın televizyon seyrederken uykuya dalmayın.




Eckart Tolle,“Var Olmanın Gücü” kitabından